EKPSS ve sistem kaynaklı engeller

EKPSS Gerçeği: Engel Zihinde Değil, Sistemde – Veriler ve Deneyimlerle Bir Değerlendirme

EKPSS Gerçeği: Engel Zihinde Değil, Sistemde – Veriler ve Deneyimlerle Bir Değerlendirme

“Engel sadece zihinlerdedir” cümlesi sıkça söylenir. İlk bakışta motive edici, umut verici ve güçlü görünür. Ancak bu cümle tek başına bırakıldığında, sorumluluğu yanlış bir yere yükleme riski taşır. Çünkü engel, çoğu zaman engelli bireyin zihninde değil; onu çevreleyen sistemin, tasarımın ve karar mekanizmalarının içindedir.

Bu noktada durup düşünmek gerekir: Bir cümle, niyet olarak iyi olabilir; ancak gerçekliği tek başına taşıyamayabilir. Engel kavramı, bireysel motivasyonla aşılabilecek bir şey gibi sunulduğunda, sistemin payı görünmez hâle gelir. Oysa engeller, çoğu zaman bireyin çabasından bağımsız olarak üretilir ve süreklilik kazanır. Bu yüzden meseleyi yalnızca “istek” ve “inanmak” üzerinden okumak, gerçeğin yalnızca küçük bir parçasını görmektir.

Engelli bireyler için hayat, yalnızca fiziksel bir mücadele değildir. Asıl mücadele, çoğu zaman görünmez engellerle verilir. Kaldırım taşları, merdivenler, erişilemeyen ekranlar, okunamayan arayüzler, sessizce kapanan kapılar… Bunların hiçbiri bireysel bir yetersizlikten doğmaz. Bunlar, tercihlerin ve önceliklerin sonucudur.

Bu tercihlerin ortak bir yönü vardır: Çoğu zaman engelli birey düşünülmeden alınmış olmaları. Bir şehir planlanırken, bir yazılım geliştirilirken, bir kamu hizmeti tasarlanırken “ortalama kullanıcı” üzerinden hareket edilir. Bu ortalama, engelli bireyi kapsamadığında ise ortaya görünmez bir dışlama çıkar. Kimse doğrudan “sen giremezsin” demez; ama sistem zaten seni içeri almıyordur.

Bu sistemsel dışlama, yalnızca kaldırımda ya da binanın kapısında değil; bilgiye ve eğitime erişimde de kendini gösterir. Yıllardır EKPSS’ye hazırlanan pek çok aday için asıl mesele, “çalışmamak” değil; çoğu zaman erişilebilir kaynak bulamamak, nitelikli öğretim desteğine ulaşamamak ve uygun eğitim ortamlarını sürdürülebilir biçimde kuramamaktır. Bu gerçek, motivasyon söylemlerinin kolayca örttüğü ama hayatın içinde her gün yeniden karşılaşılan bir engeldir.

Bizler, her şeye rağmen hayata tutunmayı seçen, azmiyle yol alan binlerce EKPSS adayıyız. Kimimiz bastonla, kimimiz tekerlekli sandalyesiyle, kimimiz gözleriyle değil kalbiyle görerek hazırlandık bu sınava. Her birimiz aynı umutla yola çıktık: Kendi emeğimizle ayakta durmak, hayata katkı sunmak ve toplumda eşit bireyler olarak var olmak.

Bu ortak umut, yalnızca bireysel bir beklenti değildir. Aynı zamanda topluma yöneltilmiş sessiz bir sorudur: “Bize gerçekten yer var mı?” EKPSS’ye hazırlanan her aday, bu soruyu farklı şekillerde sorar. Kimi bunu gecenin bir yarısı ders çalışırken düşünür, kimi sınav sonuçları açıklandığında, kimi bir iş başvurusundan geri dönüş alamadığında.

EKPSS Bir Sınavdan Fazlası

EKPSS, dışarıdan bakıldığında yalnızca bir kamu personeli seçme sınavı gibi görünür. Oysa bu sınav, engelli bireyler için çok daha derin bir anlam taşır. Bu, yılların birikimiyle verilen bir mücadelenin adıdır. Bu, “ben de varım” deme cesaretinin ifadesidir. Bu, hayallerimizi gerçek kılma arzusunun somutlaştığı bir eşiktir.

Bu eşik, yalnızca bilgiyle aşılmaz. Sabırla, dirençle, bazen de yalnızlıkla aşılır. Çünkü engelli bireylerin sınava hazırlanma süreci, çoğu zaman eşitsiz koşullar altında yürür. Erişilebilir olmayan kaynaklar, uygun olmayan çalışma ortamları, teknik destek eksikliği bu sürecin görünmeyen parçalarıdır.

Bu sınava hazırlanan on binlerce insan vardır. Her biri farklı koşullarda, farklı zorluklarla çalışır. Kimi erişilebilir olmayan kaynaklarla mücadele eder, kimi teknik imkânsızlıklarla. Kimi yalnızdır, kimi destekle ayakta durur. Ama hepsinin ortak noktası aynıdır: Üretmek, çalışmak ve kendi ayakları üzerinde durmak istemek.

Bu ortak nokta, aslında çok temel bir talebe işaret eder: Normalleşmek. Engelli bireylerin “olağan” bir hayat isteği, çoğu zaman olağanüstü bir çaba gerektirir. Bu çelişki, sistemin temel sorunlarından biridir.

Ne var ki, sınavdan sonra açıklanan alım sayıları bu emeği ve bu mücadeleyi çoğu zaman görmezden gelir. Kontenjanlar sınırlıdır. On binlerce kişinin girdiği bir sınavdan yalnızca birkaç bin kişi istihdam edilir. Geriye kalanlar için ise belirsizlik, bekleyiş ve ertelenmiş hayatlar kalır.

Bu bekleyiş, pasif bir süreç değildir. Aksine, sürekli yeniden umut kurmayı ve her seferinde bu umudu askıya almayı gerektirir. Bu da zamanla yorgunluk, kırgınlık ve güvensizlik üretir.

Bu tabloyu daha somut görmek için bazı yıllara dair örnek veriler, meselenin yalnızca “hissedilen” değil, ölçülebilir bir gerçeklik olduğunu gösterir:

Yıllara Göre EKPSS Kontenjan ve Atama Sayıları

  • 2025
    • Genel Memur Alımı: Toplam 1.850 kadro için tercih alınmış, 81 kadro boş kalmıştır.
    • Öğretmen Ataması: MEB tarafından 1.381 engelli öğretmen ataması gerçekleşmiştir.
  • 2024
    • Genel Memur Alımı: 2.392 kişilik kontenjan belirlenmiştir.
  • 2022
    • Ön Lisans Mezunları: Yaklaşık 889 kişilik kontenjan ayrılmıştır.
  • 2012
    • Toplam Atama Sayısı: 6.758 kişi atanmıştır.
    • Ortaöğretim: 3.052
    • Ön Lisans: 1.574
    • Lisans: 2.132

Bu sayılar tek başına her şeyi anlatmaz; ancak bir şeyi açıkça gösterir: Atama ve kontenjanlar yıllara göre değişmekte ve çoğu zaman ilgili yılın bütçesi, ihtiyaç duyulan kadro sayısı ve politik öncelikler gibi faktörlere bağlı biçimde belirlenmektedir. Dolayısıyla adayların hayatı, yalnızca kendi performanslarıyla değil, kendilerinin dışında şekillenen kararlarla da doğrudan etkilenir.

Bu süreçte kritik bir başka gerçek daha vardır: EKPSS puanları, sınavın yapıldığı tarihten itibaren 4 yıl süreyle geçerlidir. Bu, bir yandan fırsat penceresi anlamına gelirken, diğer yandan atanamayanlar için uzun bir bekleyiş, ertelenmiş planlar ve sürekli yeniden umut kurma döngüsü anlamına gelir.

İlköğretim ve altı düzeyde mezun olan engelli bireyler için ise kura yöntemi uygulanmaktadır. Bu da bazı adaylar açısından süreci daha belirsiz hâle getirirken, emek ve liyakat tartışmalarını da beraberinde getirir. Yani mesele, yalnızca sınava girip “beklemek” değildir; aynı zamanda sistemin farklı eğitim düzeylerine farklı yöntemler uygulaması nedeniyle, adayların hayatını farklı katmanlarda etkileyen bir karar alanıdır.

Azalan Alımlar, Artan Hayal Kırıklığı

Yıllar geçtikçe EKPSS alımlarının düştüğü gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Sınava giren aday sayısı artarken, kamuya alınan engelli personel sayısı aynı oranda artmıyor; aksine çoğu zaman azalıyor. Bu durum yalnızca bir istatistik meselesi değildir. Bu, doğrudan insan hayatına dokunan bir politik tercihtir.

Politik tercihler, en çok sessiz kalan gruplar üzerinde etkisini gösterir. Engelli bireyler de çoğu zaman bu sessizliğin içinde kalır. Oysa sessizlik, sorunun ortadan kalktığını değil; görünmez hâle geldiğini gösterir.

Seçim dönemlerinde engelli atamaları sıkça gündeme gelir. Vaadler verilir, umutlar tazelenir. Ancak zaman ilerledikçe bu vaadlerin karşılığının zayıfladığı görülür. Rakamlar küçülür, açıklamalar soyutlaşır, sorumluluklar ötelenir. Engelli bireyler için ise değişen pek bir şey olmaz.

Bu noktada mesele yalnızca atanamamak değildir. Asıl mesele, emeğin görünmez kılınmasıdır. Yıllarca çalışmanın, kendini geliştirmenin ve mücadele etmenin sistem tarafından karşılık bulmamasıdır.

Engelli bireylerin istihdam sürecinde karşılaştığı bu yapısal sorunlar,
engelli istihdamına dair temel gerçekler ve çözüm önerileri
üzerinden daha somut biçimde görülebilir.

Bu görünmezlik, yalnızca istihdam alanında değil; toplumsal algıda da kendini gösterir. Engelli birey, çoğu zaman ya “yardıma muhtaç” ya da “örnek azim hikâyesi” olarak görülür. Oysa bu iki uç arasında, sıradan bir hayat talebi vardır.

“Tecrübeli Değilsiniz” Çıkmazı

İş arayan pek çok engelli bireyin karşılaştığı ortak bir cümle vardır: “Tecrübeli değilsiniz.” Bu cümle ilk bakışta makul gibi görünür. Ancak biraz durup düşününce ciddi bir çelişki ortaya çıkar. Tecrübe kazanmak için fırsat gerekir. Fırsat verilmediğinde tecrübe nasıl kazanılacaktır?

Bu soru, yalnızca bireysel bir serzeniş değil; sistemsel bir açmazı işaret eder. Fırsat vermeden deneyim beklemek, baştan reddetmenin başka bir biçimidir.

Engelli bireyler çoğu zaman bu kapalı döngünün içinde sıkışır. İş verilmez çünkü tecrübe yoktur. Tecrübe yoktur çünkü iş verilmemiştir. Bu döngü kırılmadığı sürece, bireysel çabaların bir noktadan sonra karşılıksız kalması kaçınılmazdır.

Oysa pek çok engelli birey, kendini sürekli geliştirmeye devam eder. Eğitim alır, teknolojiyi takip eder, yeni beceriler kazanır. Buna rağmen sistem, çoğu zaman bu çabayı görmezden gelir.

Bu görmezden gelme, yalnızca ekonomik bir kayıp değildir; aynı zamanda toplumsal bir kayıptır. Çünkü kullanılmayan potansiyel, yalnızca bireyi değil, toplumu da fakirleştirir.

Teknoloji Gelişirken Erişilebilirlik Neden Geriye Gidiyor?

Günümüzde teknoloji hızla gelişiyor. Mobil uygulamalar, masaüstü yazılımlar, web siteleri her geçen gün daha “modern”, daha “şık” hale geliyor. Ancak bu gelişim, her zaman erişilebilirlikle birlikte ilerlemiyor. Aksine, birçok alanda erişilebilirlik standartlarının geri plana itildiğini görüyoruz.

Estetik kaygılar, hızlı üretim ve düşük maliyet öncelik haline geliyor. Oysa erişilebilirlik çoğu zaman “sonradan eklenmesi zor” bir detay gibi görülüyor. Bu yaklaşım, engelli bireyleri dijital dünyadan dışlayan yeni bir engel türü yaratıyor.

Bu yeni engel, fiziksel olandan daha sinsi. Çünkü görünmez. Bir kapı kapalıysa fark edilir; ama bir ekran okunamıyorsa, sorun çoğu zaman kullanıcıya yüklenir.

Ekran okuyucularla uyumsuz arayüzler, klavye ile kullanılamayan uygulamalar, kontrast sorunları, anlamsız ikonlar… Bunların hiçbiri teknolojik bir zorunluluk değil. Bunlar, tercih meselesi. Ve bu tercihler, engelli bireylerin eğitimden, istihdamdan ve sosyal hayattan kopmasına neden oluyor.

Bir web geliştiricisi olarak şunu açıkça söyleyebilirim: Erişilebilirlik, “ekstra bir güzellik” değil, kullanılabilirliğin temelidir. Jakob Nielsen’in kullanılabilirlik yaklaşımı, kullanıcıyı merkeze alır; kullanıcı deneyimini (UX) tasarımın kalbine yerleştirir. Buna rağmen bugün pek çok dijital sistem, erişilebilirlik açısından ters yönde ilerliyor. Görsel olarak “şık” ama işlev olarak dışlayıcı arayüzler üretiliyor. Klavye ile dolaşılamayan menüler, odak göstergesi olmayan butonlar, form alanlarında anlamlı etiket (label) eksikliği, yalnızca ikonla anlatılan ama metin karşılığı bulunmayan eylemler, ekran okuyucu kullanıcıları için kapalı kapılara dönüşüyor.

Bu tablo, EKPSS’ye hazırlanan adayların hayatına doğrudan yansıyor. Çünkü eğitim içerikleri de giderek daha fazla dijitalleşiyor. Erişilebilir olmayan platformlar, yalnızca bir tasarım kusuru değildir; bir adayın çalışmasını yavaşlatan, kaynaklara erişimini kesen ve motivasyonu değil, imkânı hedef alan bir engel üretir.

Yük Değil, Ortak Sorumluluk

Engelli bireyler sıkça “devlete yük” söylemiyle karşı karşıya kalır. Oysa bu ifade başlı başına sorunludur. Biz yük olmak istemiyoruz. Yükü paylaşmak istiyoruz. Üretmek, vergi vermek, çalışmak ve kendi hayatımızı inşa etmek istiyoruz.

Engelli olmak, eşit fırsatlar sunulmadığında bir dezavantaja dönüşür. Fırsatlar eşit olduğunda ise engel, bireyin kimliğini tanımlayan bir unsur olmaktan çıkar. Asıl mesele, sistemin kapsayıcı olup olmamasıdır.

Bu yüzden sesimizi yükseltiyoruz. Bağırmak için değil, duyulmak için. Ajitasyon yapmak için değil, görünür olmak için. Hak talep etmek, lütuf istemek değildir. Onurlu bir yaşam talep etmektir.

Bir Talep, Bir Hatırlatma

Bizler bir kontenjanla umut bulmak için değil, hakkımız olan onurlu bir yaşamı talep etmek için buradayız. Erişilebilir bir dünya, adil bir istihdam politikası ve tutarlı kamu politikaları istiyoruz. Bu talepler ne aşırıdır ne de imkânsızdır.

Engel, yalnızca bedende değildir. Engel, görmeyen gözlerde, duymayan kulaklarda, görmezden gelen politikalardadır. Ve bu engeller kaldırılmadıkça, bireysel çabanın tek başına yeterli olması beklenemez.

Bu yazı bir serzeniş değil; bir hatırlatmadır. Hayatın her alanında eşitlik, yalnızca sözle değil, somut adımlarla mümkündür.

Bir yanıt yazın

Bir yanıt yazın