Sabır ve vefa

Sabır, Vefa ve Birbirimizle Kurduğumuz Mesafe Üzerine

Sabır, Vefa ve Birbirimizle Kurduğumuz Mesafe Üzerine

Sabır gerçekten tükendi mi, yoksa sabrın yaslanacağı anlam mı zayıfladı? Bugün sıkça duyduğumuz “kimsenin kimseye tahammülü kalmadı” cümlesi, çoğu zaman aceleyle kurulmuş bir yargı gibi duruyor. Çünkü sabır, kendi başına var olan bir özellik değildir. Bir şeye değer verdiğimizde ortaya çıkar. Değer duygusu zayıfladığında sabır da çekilir. Belki de sorun, insanların daha sabırsız olması değil; birbirlerini artık anlamlı bir yerde konumlandıramamalarıdır.

Vefa da benzer bir aşınma yaşıyor. Vefa, çoğu zaman geçmişe ait bir kavram gibi anılıyor. Eski dostluklara, eski zamanlara, eski insanlara yakıştırılıyor. Oysa vefa, nostaljik bir tutum değil; bugünü nasıl yaşadığımızla ilgili bir meseledir. Bir ilişkiyi yalnızca işlevi sürdüğü sürece değil, değiştiği ve zorlaştığı hâlleriyle de kabul edebilme kapasitesidir. Bu kapasite zayıfladığında, bağlar kolayca kopuyor.

Belki de burada durup şunu sormak gerekiyor: Biz gerçekten bağ mı kuruyoruz, yoksa yalnızca alışkanlık mı ediniyoruz? Alışkanlık bozulduğunda rahatsız oluruz; bağ bozulduğunda ise acı duyarız. Bugün yaşanan kopuşların çoğu, acıdan çok rahatsızlık hissi üretiyor. Bu da bağdan çok alışkanlık ihtimalini düşündürüyor.

Tahammül kavramı da bu noktada yeniden düşünülmeyi hak ediyor. Tahammül, çoğu zaman katlanmakla karıştırılıyor. Oysa katlanmak, insanı tüketir. Tahammül ise anlamaya çalışmakla ilgilidir. Karşı tarafı kendimize benzetmeden, olduğu hâliyle kabul edebilme çabasıdır. Bugün bu çabanın azalması, belki de herkesin kendi iç yükünü taşımakta zorlanmasından kaynaklanıyor. İçerisi dolu olan insan, dışarıya alan açmakta zorlanır.

Burada yazının merkezine yerleşen ama açıkça sorulması gereken bir mesele var: **yorgunluk**. İnsanlar belki vefasız değil; çok yorgun. Sürekli bir şeylere yetişmeye, bir şeyleri kanıtlamaya, bir yerlere tutunmaya çalışıyorlar. Bu yorgunluk, insanın en önce inceliğini alıyor. İncelik gidince sabır zayıflıyor, sabır zayıflayınca vefa kırılganlaşıyor. Yorgun bir zihin, başkasına yük taşımak istemiyor; kendi ağırlığıyla meşgul oluyor.

Bu ruh hâli, başarı karşısında daha görünür hâle geliyor. Birinin bir konuda ilerlemesi, bir şey başarması, neden çoğu zaman içten bir sevinç yerine sessiz bir huzursuzluk doğuruyor? Bu sorunun cevabı başkasında değil, bizde saklı olabilir. Çünkü başkasının başarısı, kendi ertelediklerimizi, vazgeçtiklerimizi ya da cesaret edemediklerimizi hatırlatıyor. Bu hatırlatma, insanı düşünmeye zorluyor. Düşünmek yorucu geliyor.

Burada **değer** meselesi devreye giriyor. İnsan kendini değerli hissetmediğinde, başkasının değerini tehdit gibi algılıyor. Başarı bu yüzden rahatsız edici oluyor. Çünkü başarı, yalnızca yapılan bir şey olmaktan çıkıp “kim olduğumuzun” göstergesi hâline geldi. Böyle olunca, bir başkasının başarısı yalnızca bir sonuç değil; bizim konumumuza dair sessiz bir soru gibi duruyor.

Başarıyı küçültmek, bu soruyla yüzleşmemek için kullanılan bir savunma hâline geliyor. Şans, torpil, görünüş, abartı… Bu kelimeler, içimizdeki eksik duygusunu kısa süreliğine susturuyor. Ama kalıcı bir rahatlama sağlamıyor. Çünkü mesele başkasının ne yaptığı değil; bizim kendimizle ne yapmadığımız.

Sosyal medya bu kırılganlığı daha da görünür kılıyor. Orası yalnızca paylaşım yapılan bir alan değil; sürekli karşılaştırma üreten bir zemin. Herkesin hayatı aynı akışta yan yana duruyor. Oysa gerçek hayatta yan yana gelmeyen şeyler, ekranda eşitlenmiş gibi görünüyor. Bu eşitlenme hissi, adil bir karşılaştırma üretmiyor; içsel bir huzursuzluğu besliyor.

Burada durup şu soruyu sormak gerekiyor: Sosyal medya bizi kıskanç mı yapıyor, yoksa içimizdeki kıskançlığı sürekli tetikte mi tutuyor? Belki de orası bir ayna değil, bir **büyüteç**. Küçük bir memnuniyetsizlik orada büyüyor, meşrulaşıyor, hatta normalleşiyor. Sert dil, hızlı tepki, keskin yargı… Bunlar ödüllendiriliyor. İncelik ise görünmez kalıyor.

Bu noktada **sessizlik** meselesi ortaya çıkıyor. Sessiz kalmak neden bu kadar rahatsız edici hâle geldi? Neden herkes bir şey söylemek, bir taraf olmak, bir cümle kurmak zorunda hissediyor? Belki de sessizlik, düşünmeyi hatırlattığı için rahatsız ediyor. Düşünmek ise hız çağında lüks sayılıyor. Oysa sabır, sessizlikle; vefa, beklemeyle; bağ, durmayla mümkün.

Zamanla bu hız, dili de dönüştürüyor. Daha kesin, daha sert, daha köşeli bir dil yerleşiyor. Herkes konuşuyor ama kimse gerçekten dinlemiyor. Bu gürültü içinde temas azalıyor. Temas azaldıkça ilişkiler yüzeyselleşiyor. Yüzeysellik ise vefayı taşıyamıyor.

Burada belki de en temel soruya geliyoruz: **Biz ilişki mi kuruyoruz, yoksa konforumuzu koruyan alanlar mı inşa ediyoruz?** Eğer ilişki, yalnızca bizi onayladığı sürece varsa; orada vefa değil, konfor vardır. Konfor bozulduğunda ilişki de biter. Oysa vefa, konforun bittiği yerde başlar. Sabır da tam orada anlam kazanır.

Sabır, katlanmak değildir. Sabır, kendini yönetebilmektir. Kendini yönetemeyen insan, karşısındakini yönetmeye çalışır. Yönetmeye çalıştığı her ilişkide de çatışma büyür. Sabır olgunluk ister; olgunluk ise zaman ister. Zaman, bu çağda en az bulunan şeylerden biri.

Belki de bütün bu meselelerin ortak noktası şudur: İnsanlar kendilerini de başkalarını da **değer** olarak değil, **performans** olarak görmeye başladı. Ne kadar uyumlu, ne kadar sorunsuz, ne kadar üretken… Bu ölçütler değiştiğinde insanlar da gözden düşüyor. Oysa insan ölçülebilir bir varlık değildir. Ölçmeye başladığımız anda vefa zayıflar, sabır tükenir.

Bu yazı bir çözüm sunmuyor. Çünkü bazı meseleler çözülmez; sadece fark edilir. Ama fark edilmeden de değişmez. Belki de yapılacak ilk şey, şu soruyla durmaktır: Biz birbirimizi gerçekten görüyor muyuz, yoksa yalnızca kendimizi mi izliyoruz?

İnsan olmak zor. Ama insansız kalmak daha zor. Kalabalıkların arttığı ama temasın azaldığı bir yerde yaşıyorsak, sorun insan sayısında değil; insanın insana değdiği yerin kaybolmasındadır.

Ve belki de asıl soru şudur: **Biz hâlâ birbirimize değmek istiyor muyuz?**

Bir yanıt yazın

Bir yanıt yazın