Okullarda Artan Şiddetin Gerçek Sebebi Ne? Şanlıurfa ve Kahramanmaraş Üzerinden Düşünmek

Okullarda Artan Şiddetin Gerçek Sebebi Ne? Şanlıurfa ve Kahramanmaraş Üzerinden Düşünmek

Bir baba olarak, bir eğitim çalışanı olarak ve yıllarını okul koridorlarında geçirmiş biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Okul dediğimiz yer sadece ders işlenen bir bina değildir. Orası aynı zamanda bir çocuğun dünyayı tanıdığı, kendini konumlandırdığı ve çoğu zaman ilk kırılmalarını yaşadığı yerdir. Bu yüzden bir okulda yaşanan her olağan dışı olay, yalnızca bir “haber” olarak görülüp geçilebilecek bir şey değildir; o olayın arkasında çoğu zaman görünmeyen, biriken ve uzun süre fark edilmeyen bir süreç vardır.

Son günlerde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşananlar da tam olarak bu şekilde ele alınmalı. Çünkü bu iki olay, sadece iki ayrı saldırı olarak okunursa eksik kalır; aslında her ikisi de daha büyük bir sorunun farklı yansımaları gibi duruyor. İster istemez insanın zihninde şu soru beliriyor: Okullarda şiddet neden artık bu kadar farklı bir biçimde karşımıza çıkıyor?

Bu soruya hızlı cevaplar vermek mümkün. Oyunlar suçlanır, diziler hedef gösterilir, dijital dünya bir anda bütün sorumluluğu üstlenir. Ama bu tür cevaplar aslında düşünmeyi durdurur. Çünkü mesele tek bir nedene indirilemeyecek kadar derindir. Bu yüzden önce şunu sormak gerekir: Türkiye’de okullarda şiddet gerçekten yeni mi?

>Hafızayı biraz zorladığımızda, 1990’lı yıllardan itibaren okul çevresinde yaşanan şiddet olaylarının hiçbir zaman tamamen yok olmadığını görmek zor değildir. İstanbul’da liselerde çıkan ve bıçaklı kavgaya dönüşen olaylar, Ankara’da öğretmene yönelik saldırı haberleri, 2000’li yılların başında okul bahçelerinde yaşanan grup kavgaları uzun süre gündemde kalmıştır. 2010’lu yıllarda ise öğretmenlerin darp edildiği, öğrencilerin üzerinde silah ya da kesici alet yakalandığı olaylar basına yansımaya devam etmiştir. Bu örnekler bize şunu açıkça gösterir: Şiddet yeni değildir. Ama o şiddetin bir yönü vardı.

O yön belirleyiciydi. Çünkü fail ile hedef arasında bir bağ bulunurdu. Bir tartışma, bir geçmiş, bir hesaplaşma… Olay ne kadar sert olursa olsun, bir çerçeveye otururdu. İnsan zihni o çerçevenin içine bakar ve “neden” sorusuna bir cevap bulurdu. Belki eksik, belki hatalı ama yine de bir cevap. Bugün ise bazı olaylarda bu bağın zayıfladığı ya da tamamen görünmez hale geldiği hissediliyor. İşte rahatsızlık tam olarak burada başlıyor. Çünkü insan, açıklayabildiği şiddetten değil, açıklayamadığı şiddetten korkar.

Değişen Davranış Biçimi: Rastgelelik mi, Yoksa Kontrol Edilemeyen Birikim mi?

bu olayda da görüldüğü gibi, Şanlıurfa’da yaşanan olay, eksik yönleri olsa da belirli bir çerçeveye oturur. Okuldan uzaklaştırılmış bir öğrencinin geri dönmesi, içinde biriken öfkenin bir hedef bulması ve ardından gelen eylem, psikolojide “hedefli saldırganlık” olarak tanımlanan bir davranış biçimine yakındır. Yani öfke dağınık değildir; yönelmiştir. Bu noktada akran zorbalığı, dışlanmışlık hissi ve otoriteyle yaşanan çatışmalar devreye girer. Bu tür durumlarda birey yaşadığı duyguyu içine atar, bastırır ve zamanla büyütür. Dışarıdan küçük görünen bir kırılma, içeride çok daha büyük bir kopuşa dönüşebilir.

Ancak Kahramanmaraş’ta yaşanan olay aynı rahatlığı sunmaz. On dört yaşında bir çocuğun hazırlık yaparak kendi okuluna gelmesi ve sınıf içine yönelmesi, daha farklı bir tabloyu işaret eder. Burada dikkat çeken şey yalnızca eylem değil, eylemin biçimidir. Çünkü bu davranış, anlık bir öfke patlamasından çok daha fazlasını düşündürür. Ama buna rağmen elimizde bu davranışı net şekilde açıklayacak bir motivasyon bulunmaz. İşte bu belirsizlik, olayı daha ağır hale getirir.

Bu tür durumlarda en sık kullanılan kelime “rastgele” olur. Çünkü rastgele dediğimizde zihnimiz rahatlar, düşünmek zorunda kalmayız. Ama gerçekten rastgele mi?

Bir okulun dağılma saatini düşünelim. Koridorlar dolu, bahçe kalabalık. Eğer amaç yalnızca rastgele zarar vermek olsaydı, en kolay hedef açık alan olurdu. Çünkü açık alan kaostur, kontrolsüzdür ve çok sayıda kişiye ulaşmayı mümkün kılar. Buna rağmen sınıfa girilmesi, yani kapalı ve belirli bir alanın seçilmesi, davranışın tamamen kontrolsüz olmadığını düşündürür. Bu, kesin bir yargı değildir ama güçlü bir sorudur. Ve bazen doğru sorular, kesin cevaplardan daha değerlidir.

Bu noktada tartışma hızla dijitalleşmeye kayar. Oyunlar, diziler, sosyal medya… Ancak burada yapılan en büyük hata, bu alanları doğrudan sebep olarak görmek. Eğer gerçekten böyle bir etki olsaydı, bunun yansımalarını çok daha net görmemiz gerekirdi. Örneğin bir diziden etkilenen bir kişi, yalnızca yaptığı eylemi değil, kimliğini de taklit eder. Giyimi, konuşması, duruşu değişir. Aynı durum oyunlar için de geçerlidir. Eğer doğrudan bir etki söz konusu olsaydı, eylemin biçimi bile bu içeriklerle benzerlik gösterirdi.

Oysa mevcut olaylarda böyle bir doğrudan taklit ilişkisi açık biçimde görülmez. Bu durum, dijital dünyanın etkisiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, özellikle pandemi sürecinde çocukların uzun süre evde kalması, sosyal ilişkilerin ekran üzerinden kurulması ve gerçeklik algısının bu ortamda şekillenmesi, çocukların zihinsel dünyasında ciddi değişimler oluşturmuştur. Bu durum, psikolojide duyarsızlaşma ve gerçeklik algısında kayma gibi kavramlarla açıklanır. Yani dijital dünya tek başına bir sebep değildir, ancak zemini değiştiren güçlü bir etkendir.

Bu zeminin en önemli parçalarından biri ise aile yapısıdır. Çünkü bir çocuğu yalnızca okul ya da dijital dünya üzerinden okumak eksik kalır. Aile içi iletişim, ilgi, denetim ve farkındalık, çocuğun dünyasını doğrudan etkiler. Özellikle erken yaşta kurulamayan bağlar, çocuğun kendini başka alanlarda var etmeye çalışmasına neden olur. Bu alan bazen okul olur, bazen dijital dünya, bazen de tamamen içe kapanık bir zihin. Ve bu süreç çoğu zaman fark edilmez. Çünkü sessizdir.

Büyük Nedenler Değil, Küçük Kırılmaların Birikimi

Belki de asıl değişen şey şiddetin kendisi değildir. Şiddetin ortaya çıkma biçimidir. Eskiden daha görünür olan nedenler, bugün daha dağınık, daha karmaşık ve daha zor okunur hale gelmiş olabilir. Bu da bazı olayların daha anlaşılır, bazılarının ise daha karanlık görünmesine neden olur.

Toplum olarak büyük açıklamaları seviyoruz. Çünkü büyük açıklamalar, sorumluluğu dışarıda bir yere bırakma imkânı sunar. Oysa daha zor olan, gözümüzün önündeki küçük kırılmaları kabul etmektir. Bir çocuğun yaşadığı zorbalığı fark etmemek, onun sessizliğini “sorun yok” olarak görmek, dijital dünyada geçirdiği zamanı sadece “zaman geçiriyor” diye yorumlamak… Bunların hiçbiri tek başına belirleyici değildir. Ama hepsi bir araya geldiğinde bir zemin oluşturur.

Sonuç olarak, bu iki olay bize tek bir cevap sunmuyor. Ama önemli bir şeyi hatırlatıyor: Büyük nedenler aramak yerine, küçük ve biriken kırılmalara bakmak gerekiyor. Çünkü bir çocuk bir anda o noktaya gelmez. O noktaya yavaş yavaş yürür. Ve çoğu zaman o yürüyüş, bizim sandığımızdan çok daha uzun süredir devam ediyordur.

Bir yanıt yazın

Bir yanıt yazın